Kullanıcı Oyu: 0 / 5

Yıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değil
 

Fizyolojik olarak sağlıklı her bireyin hiçbir çaba sarfetmeden kullandığı, yaşamını idame ettirebilmesi için çok elzem bazı yetileri vardır. Görme, koklama, duyma gibi yetiler (anatomik olarak sinir hücreleriyle bağlantılı çizgili kasların, yani isteğe bağlı hareket ettirilebilen kasların dışında) herhangi bir bilinçli eyleme gerek duymadan sahip olduğumuz yetilerdir.

 

Aslında hemen hepimiz kendi bilgi sınırlarımız dahilinde birer bilim insanı olarak hayatımızda en az bir kez olsun bu istem dışı yetilerimizin altında yatan mekanizmayı kendimize sormuşuzdur: nasıl görüyorum? Duyduğum zaman duyduğum şey nedir? Yanlız başımıza bu soruların cevabını tam olarak veremesek de modern bilimin, özellikle de modern biyolojinin bugün geldiği nokta ile bu soruların cevabında hayli karmaşık fakat bir o kadar da  eşzamanlı olarak çalışan organlar bütünün yattığını görebiliyoruz.

 

Modern bilim, bugün bize –en azından algı dünyamız dahilinde—birçok yetimizin nasıl aslında birer yeti olduğunun/haline geldiğinin haritasını çıkarsa da, henüz yine birçok şeyin cevabını verebilmekten çok uzakta. Hipokrat’a dayanan modern tıp, Arşimed’le başlayıp, İbn-i Heysem, Galileo ve Newton’la devam eden klasik fizik yahut Zhuanzi’ye dayanan ve Darwin’le çağ atlamış modern biyoloji bilimleri uzun tarihleri sonucunda ortaya çıkardıkları bilgi birikimi ile bugün doğaya, insan anatomisine yada maddeye ilişkin birçok sorumuzun cevabını bize ayrıntılarıyla sunabilmektedir.

 

Görme ya da duyma yetimizi birçoğumuz sorgulamış ve ayrıntılı cevabını modern bilim ışığında almış olsak da çoğunlukla göz önüne almadığımız ve daha da önemlisi cevabını veririkern iki cümleden öteye gidemediğimiz bir yetimiz daha vardır: “dil”. Öncelikle, yukarıdaki cümlenin ilk bölümüne bakalım: Çoğumuzun sorgulama gereği duymamasının sebebi, dili kendi içerisinde “biyolojik bir olgu” olarak kavra(ya)mayışımızdan kaynaklanmaktadır. “Dil” kelimesi çeşitli bağlam ve disiplinlerde oldukça farklı anlamlar taşımaktadır. Genel olarak hepimizin kullandığı, ve dahası,sorgulama gereğine ket vuran şekliyle “dil” kültürel olarak özel bir iltişim sistemi olarak tanımlanabilir (örn. İngilizce, Yunanca, Papiamento...gibi). Bu boyuttan yani tanım boyutundan bakıldığında dilin biyolojik yönü değil, kültürel yönü öne çıkmakta, sorulan sorular da bu düzlemde olmaktadır, örn. Bu kelimenin şu dilde karşılığı nedir? Hangi dil daha eskidir? Yahut bu iki dilin birbiriyle ilişkisi var mıdır? gibi. Cümlenin ikinci yönüne odaklandığımızda, yani dili bu kültürel düzeyden biyolojik düzeye aktardığımızda—ki pek çoğumuz bunu yapmamaktadır ve bu kötü birşey de değildir—sorduğumuz soru yine konunun birinci kısmıyla, yani dilin tanımı ile ilgili olarak genellikle ya türler arası olmakta (hayvanlarda dil var mıdır? Hayvanlarda iletişim nasıldır? Hayvanlar dil öğrenir mi?) ya da tamamen insan anatomisine yönelik olmaktadır (beynin hangi bölümü dilden sorumludur?) Sorulan bu soruların cevapları maalesef bugün çok derin olmamakla beraber birkaç cümleyi de geçmemektedir: Örneğin bazı hayvan cinsleri kompleks iletişim sistemlerine sahiptir, laboratuvar ortamında resus maymunları yüzlerle ölçülen kelimeleri algılamakta ve cümle komutlara karşılık vermektedirler, ya da insan beyninin sol yanı dilden sorumludur.

 

Maalesef bu yarı-popüler bilimsel cevapların kaynağı modern dil biliminin, yani dili bilimsel olarak inceleyen bilim dalının, kelimenin tam anlamıyla “yeni” olmasından kaynaklanmaktadır. Elbette ki dil bir olgu olarak (yeti değil) Antik Yunanda (Dionysius Traks’ın Technē Grammatikē’si, Plato’nun Kratylus’u), eski Hindistan’da (Pāṇini’nin Sanskrit biçimbilim kitabı Aṣṭādhyāyī), İslam sonrası Arap dünyası’nda (Yunus ibn Habib’in Kitāb al-lughāt’ı) ve Ortaçağ’da(Dante’nin De Vulgari Eloquentia’sı) da ilgi çekmiştir. Fakat bu ilginin asıl odak noktası, dilin mekaniği, yani dilin nasıl dil haline geldiği değil, yapı taşlarının (gramerinin) neler olduğudur ve felsefik açıdan, yani dil-anlam ilişkisi içerisinde incelenmesidir (Locke’un ve Hume’un “Anlamda İdea Teorisi” ve Wittgenstein’ın “Dil Kullanım Teorisi” gibi). Bunlar dışında dilin görme ve duyma ile paralel tanımlanarak bir yeti olarak sorgulanması dilin artık davranışçılık ilkeleriyle anlaşılamayacağının ve sistematik bir bilişsel yaklaşımla incelenmesi gerekitiğinin farkına varılmasıyla, 20 yy’ın ikinci yarısı başlarında ortaya çıkmıştır. Bu devrimsel geçiş,  anadilin sadece dış çevreden gelen uyarıcı (stimulus) aracılığıyla öğrenilemeyeceğinin, bu uyarıcıların tam bir (ana)dilin öğrenilmesi için yetersiz olduğunun, insan türünün dil öğrenmek için bilişsel  bir donanımla birlikte doğduğunun gözlenmesiyle başlamış, dille ilgili sorular da bu bağlamda yön değiştirmiştir: Eskiden “kültürel bir sistem olarak” dille ilgili sorular yerini modern dilbiliminde “bilişsel bir yeti olarak” dille ilgili sorulara bırakmıştır. Aslında pek çoğumuzun da kendimizle ilgili gözlemleyip fakat farklı dillendirdiğimiz sorular da bunlardır: bilişsel bir sistem olarak dil nedir? İnsan nasıl olur da kendi dilini, ve daha önemlisi eğer çok dilli bir ortamda dünyaya gelmişse, bu dillerin hepsini hiçbir formal eğitim olmadan ve uyarıcı eksikliğinde 4 yıl gibi kısa bir sürede tam olarak öğrenebilme yetisine sahiptir?

 

Modern dilbiliminin bu görece çok kısa tarihi göz önüne alındığında bu sorulara monolitik cevaplar vermenin ne denli zor olduğu daha anlaşılır hale gelmektedir. Lakin özellikle son otuz yılda biodilbilimi, nörodilbilimi, evrimsel dilbilimi gibi interdisipliner alanlarda elde edilen bulgular, anatomi bilimiyle gün yüzüne çıkan bulgularla zenginleştirildiğinde bilişsel bir sistem olarak dille ilgili  bize genel bir cevap çerçevesi çizmektedirler.

 

Her canlı tür DNA temel çiftlerine kodlanmış (neredeyse) evrensel bir dili olan oldukça tutarlı bir gelişimsel sistem üzerine dizayn edilmiştir. Öyleyse hayat, birbiriyle bir araya gelerek inanılmaz derecede kompleks ve adeta sınırsız sayıda tür ve bireysel organizma meydana getirme gücüne sahip münferit birimler (kodon ve genler) temeliyle hierarşik bir yapıda düzenlenmiştir. Fakat, iletişim böyle bir (türler arası) evrensel koda sahip değildir. Bütün canlı varlıkların bir şekilde iletişim kurdukları su götürmez bir gerçektir. Ancak bu iletişimin yöntemi ve sınırları türler arası farklılık göstermektedir. Dahası, insan ırkını da diğer canlı varlıklardan ayıran bu iletişimin karşılaştırılamayacak kadar farklı olmasıdır. Bu bilgi göz önüne alındığında, tür genlerinin değiştiği ve bu değişim sonucunda birbirleriyle anlaşmayı imkansız kılan iletişim sistemleri ortaya çıkardığı öne sürülebilir. Burada asıl öne çıkan soru, insan ırkında böylesine karmaşık bir dil edinme yetisinin nasıl evrildiğidir.

 

Maalesef biyoloji bilimi özellikle de biyoantropoloji bu konuda şimdilik bize pek yardım edememektedir. Dilsel davranış, özellikle beyinde yoğunlaştığı ve anatomik aracıların (çene yapısı, solunum sitemi vs) başka yetilerle ortak kullanılması sebebiyle fosilleşmeyen bir özelliktir. Uzun yılların fosil kafatası ve kafatası boşluk kabı (kraniyal endokast) incelemeleri de dil evrimi hakkında çok fazla bilgi verememektedirler. Dolayısıyla dilin nasıl evrildiğinin ve bunun neticesinde bir sistem olarak dilin ne olduğunun cevabı Darwin’in de kullanmış olduğu türler arası karşılaştırmalı metot ile gün yüzüne çıkacaktır. Burada dilin ne olduğuyla ilgili asıl izlenecek bazı anahtar kavramlar vardır. Bunlardan ilki dilin hiyerarşik oluşudur. Dil dediğimiz yapı küçük yapıların, seslerin bir araya gelerek kelime-kavramları, bunların bir araya gelerek söz öbeklerini, bunların bir araya gelerek tümce/cümleleri bir araya getirebilme özelliğidir. İkincisi ise bunu generatif (üretken) bir şekilde sağlamasıdır. Üçüncüsü, dilin teorik olarak sınırsız oluşudur. Var olan kelimeleri, ve sınırlı sayıda yapısal birimleri kullanarak sınırsız sayıda ve her defasında yeni cümle kurmak mümkündür. Dördüncüsü, ve en önemlisi dilin özyineli (rekürsif) oluşudur. Özyineli kavramı, dilinbir dizilim olarak kendi kendisini içeren/tekrar edebilen birimlerden meydana geldiğini açığa çıkarır. Buna en iyi örnek, çocukken (hala?) oynadığımız “kulaktan kulağa oyunu” örneği verilebilir. Bu oyunda en çok başvurduğumuz yöntem sahiplik/iyelik tümcelerinin ardı ardına kullanılmasıdır. Mesela “Ahmet’in evi” bir iyelik tümcesidir. Bunu teorik olarak köşeli parantez içinde gösterelim ve ekleri kısa çizgi ile ayıralım:

1[Ahmet-in ev-i]

Sonra bunu biraz büyütelim:

2[1[Ahmet-in ev-i]-in çatı-sı]

Sonra biraz daha:

3[2[1[Ahmet-in ev-i]-in çatı-sı]-nın tahta-sı]

Sonra biraz da..

4[3[2[1[Ahmet-in ev-i]-in çatı-sı]-nın tahta-sı]-nın köşe-si]-nin çivi-si]

Sonra bi...

n...5[4[3[2[1[Ahmet-in ev-i]-in çatı-sı]-nın tahta-sı]-nın köşe-si]-nin çivi-si]-nin kutu-su]....n

Teorik olara bu sinırsız ∞bir işlemdir. Her yeni tümce kendisiyle aynı yapıdaki bir öncekine hierarşik bir bağ ile bağlıdır. Özyinelik budur.

 

Dilin bilişsel olarak nasıl evrildiğinin ve dahası dilin bilişsel olarak ne olduğunun anlaşılmasında izlenecek yöntem, onu monolitik (yani dil beynin sol tarafındadır) olarak değil, bu dört anahtar kavramı karşılaştırmalı metot ileele arak, yani hem türler arası hem de dil ve diğer yetiler arası bir karşılaştırma yaparak ortaya çıkacaktır.

 

Hauser, Chomsky ve Fitch, bu anahtar kavramları göz önüne alarak dilin monolitik bir yapıya sahip olmadığını, aslında dilin bir takım bilişsel sistemlerin eş zamanlı olarak işlem görmesi sonucu ortaya çıkan bir yeti olduğunu savunmaktadırlar [1]. Onlara göre dil, geniş olarak sensorimotor ve kavramsal-yönelimsel (ve büyük ihtimalle başka arayüzlerin de dahil olduğu) bir arayüzler bütünü içinde ele alınmalıdır. Sensorimotor arayüz motor yetilerin kullanımıyla ilişkilidir  (ağız ve dil kaslarının kullanımı, ve dile ilişkin anatomik birimlerin komutası). Kavramsal-yönetimsel arayüz zihin theorisi ile alakalıdır. Fakat bu iki (yahut daha fazla) arayüz dil için yeterli değildir. Zira yapılan çalışmalar, bu iki arayüzün de diğer canlılarda bir hayli gelişmiş olabileceğini göstermektedirler. Örneğin bir çok çalışma insan olmayan memelilerin ve kuşların da bir zihin teorisine sahip olabileceklerini göstermektedirler [2-5]. Öte yandan birçok primat cinsi, kuşlar ve arılar, gelişmiş bir ses taklit sistemine sahiptirler ki bu gelişmiş bir sensorimotor arayüzün göstergesidir. Bu noktada şu belirtilmelidir ki dille ilgili yukarıda belirttiğimiz anahtar konsepler büyük ölçüde bu iki arayüze bağlıdır. Yani üretkenlik, teorik sınırsızlık, ve büyük oranda hiyerarşi sensorimotor ve kavramsal-yönelimsel arayüzlerle ilişkilendirilebilir. Zira teorik olarak bir primat sınırsız sayıda fakat anlamsız ses çıkarabilir. Aynı şekilde, laboratuvar ortamlarında yapılan çalışmalar en azından şempanzelerin basit matematik işlemlerini (toplama-çıkarma) yapabildiklerini göstermektedir. Dolayısıyla hiyerarşik bir yapıda olan matematik algısı bu algıyı edinebilen lakin yine hiyerarşik olan dil yetisini sağlayamayan şempanzede vardır. Geriye kalan asıl önemli özellik, dilin özyineli oluşudur, ve işte asıl dili dil yapan bu özyinelik özelliğidir. Hauser, Chomsky ve Fitch (a.g.e.) bu özelliği de bir arayüz olarak almakta ve dilin yapısına dair aşağıda gösterilen şemayı ortaya koymaktadırlar:

Özyinelik özelliği eğer dilin ana yapı taşı ise (ki bu diğer arayüzler önemsizdir demek değildir) geçişlilik ilkesiyle bizi diğer canlılardan ayıran temel ilkenin de bu olduğu söylenebilir. Nitekim çalışmalar da (şimdilik) bunu doğrular niteliktedir. Örneğin, özyineliğin mantıksal olarak sadece dille ilgili olmadığı açıktır. Yine matematik özyineli bir kavramdır. Yani 3 her zaman birbirinden ayrı rakamsal birimlerin bir araya gelmesiyle oluşur, 2+1, 1+1+1 gibi. 4 de öyledir. Yukarıda belirtildiği üzere bize yakın primat türü olan şempanze basit matematiksel işlemleri yapabilmektedir. Fakat bu hiyerarşi kabiliyeti maalesef aynı oranda özyineli değildir. Şempanzeler Arap rakamlarını yada rakam isimlerini öğrenmekte ve bunlar üzerinden basit matematiksel işlemleri algılayabilmektedirler. Fakat asla tamsayı listesini öğrenememektedirler. Yani 3+4ün 7 ve 2+3ün 5 yaptığını öğrenebilmekte ancak bu iki sonucun 12 yapacağını, eğer bunu doğrudan öğrenmezler ise, bilmemektedirler [6-7]. Aynı şekilde birçok türde de obje izlemenin insanlar kadar gelişmemiş olduğu ortaya çıkarılmıştır (kedilerin her defasında aynı oyuncağa saldırmaları gibi, bu sanılanın aksine oyun oynama değil, aynı objenin gözden kaybolduğunda tamamen kaybolduğu kanısına varılmasındandır[8]. İnsanlardaki görme algısının da özyinelik algısı üzerine kurulduğu varsayılırsa, ki koklama veya rüzgarla yön bulma metotları üzerine evrimleşmiş birçok türe nazaran yönümüzü bulmamızı sağlayan da budur, özyineliğin bizi diğer canlılardan ayıran bir arayüz olduğu ortaya çıkmaktadır.

 

Sonuç olarak dil ve dil öğrenme mekanizması, monolitik bir yeti ya da bir sistem değil, bazı arayüzlerin eşzamanlı olarak çalışması sonucu ortaya çıkan bir kavramdır. Bu arayüzlerin birçoğu diğer canlı türleriyle paylaşılsa da asıl olan, yani özyinelik arayüzü, sadece insanlarda gelişmiştir. Fakat diğer arayüzlerin diğer canlılarda da bulunması ve özyinelik arayüzünün insanda sadece dil için değil başka bilişsel aktivitelerde (matematiksel işlemler, görme) de aktive ediliyor olduğu gerçeği akıllara dilin insan türünde “dil” olarak evrilmemiş olabileceği sorunsalını getirmektedir. Acaba dil, bu üç (veya daha fazla) arayüzün farklı amaçlarla evrilirken ortaya çıkan bir yan ürün, yahut daha doğrusu bir “virüs” müdür? Sorunun cevabını verebilmek için sanırım daha uzun yıllar beklememiz, afedersiniz, çalışmamız gerekecek.

 

Kaynakça

[1] M. D. Hauser, N. Chomsky, W. T. Fitch, Science’s Compass, 298, 1569 (2002).

[2] D. Premack, Gavagai! or the Future History of the Animal Language Controversy. MIT Press, Cambridge, MA. 1986.

[3] D. Premarck, G. Woodruff, Behav. Brain Sci. 4, 515 (1978).

[4]. D. Premack, A. Premack, Original Intelligence. McGraw-Hill, New York, 2002.

[5] D. C. Dennett, Behav. Brain Sci. 6, 343 (1983).

[6] S. Dehaene, The Number Sense, Oxford Univ. Press, Oxford, 1997.

[7] C. R. Gallistel, R. Gelman, Trends Cognit. Sci. 4, 59 (2000).

[8] S. Carey, Mind Lang. 16, 37 (2001).

 

 

Metin Bağrıaçık

Rastgele Makale

T.C. Gençlik Hizmetleri Dairesi Başkanlığı, Gençlik ve Spor Genel Müdürlüğü tarafından düzenlenen "Türk Gençleri Kendi Kültürü ve Tarihiyle Buluşuyor" projesi'ne Avustralya`da ve balkanlarda yaşayan Türk gençleri davet edildi. Batı Trakya`dan da içinde benim de bulunduğum 80 kişilik bir grup bu projeye katılım gösterdi.

Devamını oku...